Bu bir farkındalık ve bilgilendirme yazısıdır.
Hiç bir film izlerken bulunduğunuz odayı unuttuğunuz oldu mu? Bir karakterin başına gelenleri kendi başınıza gelmiş gibi hissettiğiniz, sahnenin kurgu olduğunu bildiğiniz hâlde kalbinizin hızlandığı anlar…
Bir romanın içinde kaybolurken, sevdiğiniz bir müziği dinlerken ya da denizin hareketlerini seyrederken de benzer bir dalma hâli yaşayabilirsiniz. Dikkatiniz bir deneyimde yoğunlaşırken çevrenizdeki başka şeyler geri planda kalır.
Gündelik dilde bu deneyimlere bazen “trans” deriz. Ancak her yoğun odaklanmayı hipnozla eşitlemek doğru değildir. Hipnozun bilimsel tanımında odaklanmış dikkat ve çevresel farkındalığın azalmasının yanında, telkinlere yanıt verme kapasitesindeki artış da yer alır. Dolayısıyla bir filme kapılmak, tek başına hipnotize olduğumuz anlamına gelmez. Amerikan Psikoloji Derneği
Burada üzerinde durmak istediğim konu şu: Dikkatimiz nasıl yönlendiriliyor ve bu yönlendirme duygularımızı, olayları yorumlama biçimimizi nasıl etkileyebiliyor?
Sinema, bu soruyu anlamak için çok iyi bir örnektir.
Bir yönetmen bize yalnızca bir hikâye anlatmaz; neye, ne zaman ve hangi açıdan bakacağımızı da seçer. Kamera bir yüzü yakın plana aldığında o yüzdeki duyguyu izleriz. Karanlık bir koridoru uzun süre gösterdiğinde orada bir şey olmasını beklemeye başlarız. Bir kapının ardını göstermediğinde ise eksik olanı hayal gücümüzle tamamlarız.
Böylece film, dikkatimizi belirli bir alanda tutar. O sırada salonun duvarları, oturduğumuz koltuk ya da gün içinde yaşadığımız küçük meseleler önemini kaybedebilir.
Film izleyen kişiler üzerinde yapılan araştırmalarda, bazı beyin bölgelerindeki etkinliklerin izleyiciler arasında benzer zamanlarda değişebildiği görülmüştür. Bu bulgu, filmlerin ortak bir algısal deneyim oluşturabildiğini gösterir; herkesin aynı şeyi düşündüğü veya iradesini kaybettiği anlamına gelmez. Hasson ve arkadaşlarının araştırması
Görüntü kadar ses de bu deneyimin parçasıdır. Aynı yüzü hüzünlü bir müzik eşliğinde gördüğünüzü düşünün. Ardından aynı görüntüyü gerilim müziğiyle hayal edin. İlkinde bir kayıp hikâyesi ararken ikincisinde bir tehlikeden şüphelenebilirsiniz. Görüntü aynı kalsa da onu yorumladığınız duygusal çerçeve değişebilir.
Korku filmleri bu imkânı özellikle görünür kılar. Sessizlik, bekleyiş, belirsizlik ve ani sesler, dikkatimizi yaklaşabilecek bir tehlikeye yöneltir. Paranormal Activity gibi filmleri bu açıdan okumak mümkündür: Sıradan bir odanın görüntüsü, “Birazdan ne olacak?” beklentisiyle izlenince küçük bir hareket bile önem kazanır.
Bazen bizi korkutan, gördüğümüz şeyden çok görmeyi beklediğimiz şeydir.
Sinema bu yoğunlaşmayı yalnızca korkutmak için kullanmaz. Bir karakterin dünyasına yakından bakmamızı sağlayarak onunla duygusal bağ kurmamıza da yardımcı olur. Kendi hayatımızda hiç karşılaşmadığımız bir insanın acısını, yalnızlığını veya umudunu anlamaya yaklaşabiliriz. Dikkatin yönlendirilmesi, sanatın empati kurma imkânlarından biridir.
Aynı zamanda şu soruyu sormak da değerlidir: Hikâye kimin gözünden anlatılıyor? Kimin gerekçelerini duyuyor, kimin sesini hiç duymuyoruz?
Çünkü bir filmde olduğu gibi toplumsal hayatta da bize gösterilenler kadar, çerçevenin dışında kalanlar önem taşır.
Toplum tek bir yönetmen tarafından yönetilen bir film değildir. Yine de reklamlarda, siyasi konuşmalarda, haberlerde ve toplu etkinliklerde dikkati belirli bir noktada toplama çabasını görebiliriz.
Bir reklam, bir ürünü yalnızca özellikleriyle sunmak yerine onu huzurlu bir aile sofrasının, özgürlüğün ya da kabul görmenin içine yerleştirebilir. Böyle bir anlatıyı incelerken “Bu ürün hakkında ne öğrendim?” sorusunun yanına “Bu ürünle hangi duyguyu ilişkilendirmem isteniyor?” sorusunu da koyabiliriz.
Siyasi iletişimde ise tekrar edilen sloganlar, güçlü simgeler ve “biz” duygusunu öne çıkaran anlatılar dikkatimizi belirli bir yorum etrafında toplayabilir. Karmaşık bir meselenin tek bir korku, tek bir düşman ya da tek bir kurtuluş vaadi üzerinden sunulması, meselenin diğer yönlerini görmemizi zorlaştırabilir.
Ancak bir kalabalığın aynı anda coşması, alkışlaması veya aynı sözü tekrar etmesi, o insanların hipnozda olduğunu göstermez. Ortak heyecanı, aidiyet duygusunu ve sosyal etkileşimi de hesaba katmak gerekir. İnsan davranışını yalnızca “transa girdiler” diyerek açıklamak, anlamaya çalıştığımız gerçeği fazla basitleştirir.
Konserlerde, törenlerde ve tribünlerde de ritim, tekrar ve ortak hareket üzerinden güçlü bir birliktelik yaşanabilir. Bu deneyim insana sevinç, dayanışma ve anlam verebilir. Böyle anları değerlendirirken duygunun gücü kadar, kişinin soru sormasına ve farklı davranmasına ne kadar alan kaldığına da bakabiliriz.
Farkındalık, bütün bu deneyimlerden uzak durmak demek değildir. Bir filmden etkilenebilir, bir şarkıyla duygulanabilir, bir topluluğun parçası olmaktan mutluluk duyabiliriz. Bizi etkileyen anlatının nasıl kurulduğunu merak etmek, o deneyimi daha bilinçli yaşamamıza yardımcı olur.
Zaman zaman durup kendimize birkaç soru sorabiliriz:
- Şu anda dikkatim neye yöneliyor?
- Bende hangi duygu uyandırılıyor?
- Bu anlatıda hangi bilgi veya bakış açısı eksik?
- Hissettiğim duygudan hareketle hangi sonuca varıyorum?
- Aynı konuyu başka bir kaynaktan görsem nasıl değerlendirirdim?
Bir filmin ardından sizi en çok etkileyen sahneyi düşünün. O sahnede müzik olmasaydı ne hissederdiniz? Kamera başka bir karakteri izleseydi kime hak verirdiniz? Haberlerde veya reklamlarda da benzer sorular sorabilirsiniz.
Dikkatimiz, dünyayla kurduğumuz ilişkinin önemli bir parçasıdır. Onu nereye verdiğimizi fark ettikçe, bir hikâyenin bizi hangi duygulara taşıdığını ve hangi düşüncelere davet ettiğini daha açık görebiliriz.
Bazen bu farkındalık, ekranın karşısında ya da bir kalabalığın içinde, kendimize sessizce sorduğumuz tek bir soruyla başlar: “Şu anda beni etkileyen şey ne?”
Mustafa Oğulcan Alımcı says:
KATA ÇİZMEK…
01 Mart 2010 — 22:35
hakanmenguc says:
Aynen öyle Mustafa :)
02 Mart 2010 — 09:32
yetkin says:
aşık olmak:=)))
18 Mart 2010 — 00:49
yucel tanay says:
merhaba hakan bey,hipnoz tekniklerini öğreten videolari büyük bir mereakla izledim. birkaç sorum olacak,kişiyi hipnoza veya transa telkinmi sokuyor yoksa koluna veya başına dokunmaklami hipnoza giriyor, örneğin hand shake hipnozunda kişiyi hipnoza ellerin salamasımı sokuyor. bu konuda bilgi verirseniz.sevinir.saygılar sunarım.
02 Nisan 2010 — 01:27
hakanmenguc says:
İkisinin aynı anda kullanılması en etkili yöntem.
Fakat handshake de daha çok fizyolojik etki var ama telkin de var.
02 Nisan 2010 — 13:18
Fairy Princess says:
Merhaba,
yazıyı okurken garip hissettim.
İnsanlarla konuşurken, gözlere bakarak bir kaç dakikadanm uzun süre konuşmak zorundaysak garip şeyler oluyor, sadece onların ne söylediğini dinlemeye çalışıyorum başka şeyle ilgilenmeden.
hatta ; Bundan sıkıldığım olur ama bu durumun devam etmesi gerekiyorsa hareket olarak farkettirmiyorum ancak görüntü de değişmeler oluyor. Yakına olan yüzü uzakta gibi görüyorum ..vs .. vs ” bıla bıla…
Hakan bey, bu konuda düşüncenizi öğrenmek isterim. hatta maille dönebilirseniz, aynı yazıyı bulup takip edemem belki.
Teşekkürler
23 Mayıs 2010 — 14:07
Aydın says:
Hakan bey ben bu tür şeylere çok meraklıyım benim bu işi öğrenme durumum olabilir mi nasıl çok mu zor.teşekkürler.
14 Ekim 2010 — 21:17
emre zia yazgan says:
hakan beyle çok hızlı bir gelişim katedebilirsiniz. belki yıllar sürecek bir mekanizmayı 2 günde anlayıp uygulamaya başlayabildik.
ben 2 günlük eğitimden sonra şu anda geldiğim noktayı anlatmaya kelimeler yetmez.
27 Ekim 2010 — 14:02
Ralembaro says:
Ben de eğitimlere katılmayı düşünüyorum. Fakat arkadaşlarım ve eşim 2 günde öğrenilemeyeceğini düşünüyorlar. Açıkçası ben de bu kadar bilginin hepsini ve yeterli düzeyde uygulamalı olarak öğrenilemeyeceğinden korktuğum için erteliyorum. Ayrıca; bu eğitimlerde öğrendiğimiz teknikleri herkes üzerinde uygulayabilir miyiz? bunu da öğrenmek istiyorum.
14 Ağustos 2011 — 02:58
hakanmenguc says:
Merhabalar aklınıza takılan sorunların cevaplarını http://www.hakanmenguc.com/hipnoz adresinden bulabilirsiniz.
16 Ağustos 2011 — 13:27
hakanmenguc says:
emre bey, güzel yorumlarınız için teşekkürler
04 Kasım 2011 — 13:06
Caner says:
Bu bilgilendirici yazı için teşekkürler…
05 Aralık 2011 — 11:57