Kalbin temizse hikayen mutlu biter!

Kategori: Ericksonian Hipnoz ve Trans (page 1 of 2)

Bu kategoride Milton Erickson’ın Hipnoz yaklaşımı incelenmektedir.

Plasebo Etkisi: Gerçekten Hayat Kurtarır mı?

Bir hapın içinde etkin madde bulunmayabilir. Ama o hapın insanda uyandırdığı beklenti, gerçek bir değişimin başlangıcı olabilir. Plasebo etkisi, tedavi beklentisinin ve tedavinin sunulduğu ortamın belirtiler üzerindeki etkisidir. Özellikle ağrı gibi deneyimlerde ölçülebilir sonuçlar doğurur. Bu etkiyi anlamak için zihni küçümsemeyi de ona sınırsız güç yüklemeyi de bırakmak gerekir. NCCIH’nin plasebo açıklaması, beklenti kadar sağlık çalışanıyla kurulan ilişkinin de önemini vurgular.

Plasebo konusunda beni asıl düşündüren soru şu: İnsan, kendisine verilen tedaviyi hangi anlamla karşılıyor? Bir reçeteyi eline aldığında yalnızca ilacın adını okumuyor. Umudunu, korkusunu, geçmiş deneyimlerini ve karşısındaki insana duyduğu güveni de o anın içine taşıyor. Bilim, bu görünmez görünen unsurların bazılarını artık deneylerle inceleyebiliyor.

Başlıktaki sorunun cevabını baştan verelim: Plasebonun tek başına hayat kurtaran bir tedavi olduğu kanıtlanmış değildir. Ağrının azalması, kanserin ortadan kalkmasıyla aynı şey değildir. Plasebonun tümörleri küçülttüğünü gösteren güvenilir kanıt yoktur. Buna karşılık belirti yükünün hafiflemesi, insanın gündelik yaşamı açısından çok değerlidir. Plasebonun gerçek gücü, bu ayrım doğru kurulduğunda anlaşılır. Kaptchuk ve Miller, 2015.

Plasebo etkisinde beklenti ve beyin beden ilişkisini simgeleyen insan profili ve beyaz tablet
Beklenti, tedavinin anlamı ve beyin süreçleri plasebo yanıtında rol oynar. Temsili illüstrasyon.

Plasebo nedir, plasebo etkisi nasıl ortaya çıkar?

Plasebo, araştırılan tedavinin özgül etkin bileşenini taşımayan bir karşılaştırma uygulamasıdır. Etkin maddesiz bir tablet, uygun bir kontrol enjeksiyonu veya gerçek işlemi taklit eden bir uygulama olabilir. Araştırmalarda yeni bir tedavinin kendisine özgü faydasını ayırt etmeye yardım eder. NCCIH.

Burada iki kavramı ayırmak şarttır. Plasebo yanıtı, plasebo alan grupta görülen toplam değişimdir. Bunun içinde hastalığın doğal seyri, belirtilerin dalgalanması, başka tedaviler ve kişinin değerlendirme biçimi de bulunabilir. Plasebo etkisi ise tedavinin anlamına, beklentiye ve bağlama bağlı değişimi ifade eder. Birinin boş hap aldıktan sonra rahatlaması, rahatlamanın tamamını o hapa yüklemek için yeterli değildir.

Örneğin insan çoğu zaman şikâyetinin en yoğun olduğu gün yardım arar. Sonraki günlerde belirti zaten hafifleyebilir. Araştırmacılar bu nedenle plaseboyu bazen tedavi verilmeyen bir grupla da karşılaştırır. Cochrane’in 202 çalışmadan sonuç verisi içeren incelemesi, plasebonun bütün hastalıklarda büyük bir klinik fayda sağladığını göstermedi; özellikle hastanın bildirdiği ağrı gibi sonuçlarda etkilerin bulunduğunu, ancak çalışmalar arasında ciddi farklılıklar olduğunu ortaya koydu. Cochrane incelemesi.

Beyinde neler değişiyor?

Ağrı, bedenden gelen sinyalin olduğu gibi okunması değildir. Beynin o sinyali işlemesi de ağrı deneyiminin parçasıdır. Tor Wager ve arkadaşlarının 2004’te yayımladığı beyin görüntüleme araştırması, plaseboyla azalan ağrıya bazı ağrıyla ilişkili bölgelerdeki etkinlik değişimlerinin eşlik ettiğini gösterdi. Beklenti döneminde de farklı beyin etkinlikleri gözlendi. Bu bulgu, rahatlamanın yalnızca söylenen bir sözden ibaret olmadığını gösteren önemli adımlardan biridir. Wager ve arkadaşları, Science, 2004.

Başka bir pencere Parkinson araştırmalarından açıldı. Raúl de la Fuente-Fernández ve arkadaşları, 2001’de PET görüntüleme kullanarak Parkinson hastalarında plaseboya yanıt olarak beynin striatum bölgesinde dopamin salınımına ilişkin kanıt buldu. Buradan çıkan sonuç, beklentinin biyolojik süreçlere eşlik edebildiğidir. Parkinson’un ortadan kalktığı veya kaybedilen sinir hücrelerinin geri geldiği sonucu çıkmaz. Science, 2001.

Bir belirtinin beklentiden etkilenmesi, o belirtinin uydurma olduğu anlamına gelmez. İnsanın acısını ciddiye almakla o acının nasıl değiştiğini araştırmak aynı anda mümkündür.

Birinci hikâye: Hastaya gerçeği söyleyen boş hap

Plasebo denince akla genellikle bir sır gelir: Hasta gerçek ilaç aldığını sanır, oysa aldığı şey etkin maddesizdir. Ted Kaptchuk ve ekibi bu varsayımı doğrudan sınadı. 2010’da yayımlanan araştırmada irritabl bağırsak sendromu olan 80 kişi, açıkça plasebo verilen grupla tedavi verilmeyen karşılaştırma grubuna ayrıldı. Plasebo alanlara hapların etkin madde içermediği söylendi; ayrıca plasebo yanıtının nasıl oluşabileceği olumlu bir çerçevede anlatıldı.

Üç haftanın sonunda açık etiketli plasebo grubunda genel iyileşme ve bazı belirti ölçümleri daha iyi çıktı. Hastalar kandırılmadan da bir fark oluşmuştu. Bununla birlikte çalışma küçük, kısa süreli ve tek merkezliydi; kişilerin hangi grupta olduklarını bilmesi de sonuçların yorumunda önemlidir. Bu deney, aldatmanın her durumda zorunlu olmadığını gösterir. Her hastalıkta boş hapın işe yarayacağını göstermez. Kaptchuk ve arkadaşları, PLOS ONE, 2010.

Açık etiketli plasebo ve güven veren hasta hekim iletişimini anlatan temsili illüstrasyon
Açık etiketli plasebo araştırmalarında hastaya ne verildiği açıkça söylenir. Temsili illüstrasyon.

İkinci hikâye: Ameliyathanede sorulan zor soru

2002’de yayımlanan bir araştırma, diz kireçlenmesi için yapılan bazı artroskopik işlemleri sınadı. Bruce Moseley ve ekibi 180 hastayı üç gruba ayırdı: eklemin yıkanması, eklem içindeki bazı dokuların temizlenmesi ve plasebo ameliyatı. Plasebo grubunda cilde kesiler yapıldı, ancak araştırılan eklem içi işlem uygulanmadı.

İki yıllık takipte gerçek işlemler, ağrı ve işlev bakımından plasebo ameliyatından üstün çıkmadı. Sonuç çarpıcıydı: Ameliyattan sonra iyi hissetmek, yapılan her cerrahi adımın faydalı olduğunu kanıtlamıyordu. İyileşme beklentisi ve bakım bağlamı gibi etkenlerin yanında doğal seyri de hesaba katmak gerekiyordu. Bu çalışma, incelenen diz kireçlenmesi işlemleri hakkında konuşur; bütün ameliyatlar hakkında hüküm vermez. Moseley ve arkadaşları, NEJM, 2002.

Üçüncü hikâye: Daha rahat nefes aldığını hissetmek

2011’deki bir astım araştırması, plasebonun sınırını çok açık gösterdi. Çalışmayı tamamlayan 39 hastada etkin bronş genişletici ilaç, plasebo inhaler, sahte akupunktur ve müdahale yapılmayan durum karşılaştırıldı. Hastaların bildirdiği rahatlama, gerçek ilaçta yaklaşık yüzde 50, plasebo inhalerde yüzde 45, sahte akupunkturda yüzde 46 idi.

Akciğer ölçümü ise başka bir tablo gösterdi. Bir saniyede güçlü biçimde dışarı verilebilen hava hacmi olan FEV1, gerçek ilaçla yaklaşık yüzde 20 arttı. Diğer üç durumda artış yaklaşık yüzde 7 düzeyindeydi; plasebo, müdahalesiz durumdan anlamlı biçimde üstün değildi.

Rahatlama hissi ile organ işlevindeki düzelme birbirinin yerine kullanılamaz. Bu nedenle astımda iyi hissetmek, gerekli ilacı bırakmanın gerekçesi değildir. Araştırmanın dersi, belirtileri dinlerken nesnel ölçümleri de izlemektir. Wechsler ve arkadaşları, NEJM, 2011.

Plasebo etkisini belirleyen faktörler

Plasebo, herkese aynı biçimde uygulanan tek bir düğme değildir. Beklenti, öğrenme ve tedavi ortamı birlikte çalışır. Bu yüzden yalnızca “Ne kadar inanıyorsun?” diye sormak, tablonun büyük bölümünü dışarıda bırakır.

1. Beklenti ve kullanılan dil

Tedaviden ne beklendiği önemlidir. Ulrike Bingel ve arkadaşlarının sağlıklı gönüllülerde yaptığı 2011 tarihli deneyde, aynı remifentanil düzeyi altında olumlu ve olumsuz beklentiler ağrı deneyimini belirgin biçimde değiştirdi. Olumlu beklenti ağrı kesici faydayı artırdı; olumsuz beklenti çalışmada gözlenen ağrı kesici faydayı ortadan kaldırdı. Bu, laboratuvar koşullarındaki bir bulgudur; bütün ilaçların her etkisinin düşünceyle açılıp kapandığı anlamına gelmez. Bingel ve arkadaşları, 2011.

2. Geçmiş deneyimler ve öğrenilmiş çağrışımlar

Daha önce rahatlamayla birlikte yaşanan bir tat, görünüm veya tedavi ortamı, sonraki deneyimin beklentisini şekillendirebilir. Buna koşullanma denir. Montgomery ve Kirsch’ün ağrı deneyinde, koşullanma işlemiyle güçlenen plasebo yanıtının beklentiyle ilişkili olduğu görüldü. Bedenin ve zihnin tedavi geçmişi, yeni karşılaşmaya taşınır. Montgomery ve Kirsch, Pain, 1997.

3. Hekimle kurulan güven ve ilişkinin niteliği

2008’de irritabl bağırsak sendromu olan 262 kişiyle yapılan araştırmada üç durum karşılaştırıldı: bekleme listesi, sınırlı iletişimle plasebo akupunktur ve sıcak, ilgili, güven veren iletişimle aynı plasebo uygulaması. Üçüncü haftada yeterli rahatlama bildirenlerin oranı sırasıyla yüzde 28, yüzde 44 ve yüzde 62 idi. Dinlemek ve özen göstermek, tedavi deneyiminin ölçülebilir bir parçasıdır. Bu oranlar o araştırmanın sonuçlarıdır; her hastaya uygulanacak başarı yüzdeleri değildir. Kaptchuk ve arkadaşları, BMJ, 2008.

4. Tedavi ritüeli ve uygulamanın bağlamı

Bir tedavinin nasıl anlatıldığı, uygulanırken gösterilen ilgi ve kişinin bakım gördüğünü hissetmesi, uygulamaya yüklenen anlamı etkiler. Aynı 2008 araştırması, tedavi ritüeliyle destekleyici ilişkinin ayrı ayrı incelenebileceğini gösterdi. Buradan, daha gösterişli ya da daha girişimsel işlemlerin her zaman daha iyi olduğu sonucu çıkmaz. Asıl mesele, anlamlı bir bakım deneyimini gereksiz işlem üretmeden kurmaktır. BMJ araştırması.

5. Fiyat ve kalite algısı

2008’de 82 gönüllüyle yapılan küçük bir deneyde aynı plasebo hap, bir gruba 2,50 dolarlık, diğer gruba 10 sente indirilmiş bir ağrı kesici olarak tanıtıldı. Yüksek fiyat bilgisi verilen grupta ağrısı azalanların oranı daha yüksekti. Değişen şey hapın kimyası değil, ona yüklenen değerdi. Bu sonuç pahalı ilacın daha iyi, eşdeğer ilacın daha kötü olduğu anlamına gelmez. Fiyat bilgisi, beklentiyi etkileyebilen bir işarettir. Waber ve arkadaşları, JAMA, 2008.

6. İlacın görünümü ve renk çağrışımları

Bir tabletin rengi bile onun nasıl bir etki göstereceğine dair beklentiyi değiştirebilir. On iki çalışmayı inceleyen bir derlemede sıcak renkler daha çok uyarıcı, mavi ve yeşil ise sakinleştirici etkiyle ilişkilendirildi. Ancak renklerin gerçek tedavi sonuçları üzerindeki bulguları tutarlı değildi. Renk bir beklenti işaretidir; etkinlik garantisi değildir. de Craen ve arkadaşları, BMJ, 1996.

7. Başkalarının deneyimini görmek

İnsan yalnızca başına gelenlerden öğrenmez. Başkasında gördüğü rahatlama da kendi beklentisini etkileyebilir. Colloca ve Benedetti’nin 2009’daki deneyinde, başka bir kişinin belirli bir işaret eşliğinde ağrısının azaldığını gözlemek, gözlemcilerde plasebo ağrı azalması oluşturdu. Bu, hasta hikâyelerinin neden güçlü olduğunu anlamamıza yardım eder. Ancak tek bir kişinin deneyimi, bir tedavinin etkinliğini kanıtlamaz. Colloca ve Benedetti, Pain, 2009.

8. Ölçülen belirti, araştırma koşulları ve kişisel farklılıklar

Ağrı puanı, yürüme kapasitesi ve akciğer işlevi farklı sonuçlardır. Birinde görülen etki diğerine otomatik olarak aktarılmaz. Araştırmanın süresi, karşılaştırma grubu ve katılımcıya verilen bilgi de sonucu değiştirir. Bu nedenle “Plasebo insanların şu kadarında çalışır” biçiminde tek bir evrensel oran yoktur. Cochrane incelemesindeki geniş değişkenlik, bu noktayı açıkça gösterir. Cochrane.

Beklenti, iletişim, zaman ve tedavi deneyiminin plasebo etkisindeki rolünü anlatan temsili illüstrasyon
Plasebo yanıtı; beklenti, geçmiş deneyim, iletişim ve tedavi bağlamıyla şekillenir. Temsili illüstrasyon.

Nosebo: Olumsuz beklentinin bedendeki karşılığı

Olumsuz beklentinin belirtileri artırmasına nosebo etkisi denir. “Kesin çok kötü olacaksın” gibi bir ifade, yaklaşan deneyimi tehdit olarak kurabilir. Fabrizio Benedetti ve arkadaşlarının 2006’daki kontrollü ağrı deneyinde, olumsuz sözel telkinle artan ağrıya stres yanıtıyla ilişkili hormonal değişimler eşlik etti. Bu bulgu, kaygı ile ağrı arasındaki ilişkinin biyolojik bir yönü olduğunu gösterir. Benedetti ve arkadaşları, Journal of Neuroscience, 2006.

Buradan çıkarılacak ders, yan etkileri saklamak değildir. Bilgiyi doğru, dengeli ve anlaşılır vermektir. “Bu belirti görülebilir; olursa ne yapacağımız belli” demek, belirsiz bir korku cümlesinden daha sorumlu bir iletişimdir. Bir şikâyeti de değerlendirmeden noseboya bağlamamak gerekir. Hastanın anlattığı belirti ciddiye alınır; nedeni araştırılır.

Plasebo hakkında üç büyük yanılgı

“Yeterince inanırsam her hastalığı yenerim.” Bu cümle bilimsel bir sonuç değildir. Üstelik iyileşemeyen insana haksız bir yük bindirir. Hastalığın sürmesi, kişinin iradesinin veya inancının zayıf olduğunu göstermez.

“Plaseboyla rahatladığına göre hastalığı gerçek değildi.” Bu da yanlıştır. Ağrının beklentiyle değişmesi, acı çeken insanın rol yaptığı anlamına gelmez. Beynin deneyimi değiştirmesi, deneyimin gerçekliğini ortadan kaldırmaz.

“Bir kişi iyileştiyse kullandığı yöntem kesin işe yarar.” Bir hikâye önemli bir gözlem olabilir; neden-sonuç kanıtı değildir. Önceki tedaviler, tanı, doğal seyir ve ölçümler bilinmeden sonuç çıkarılamaz. Bu yazıdaki araştırmaların değeri, tam da karşılaştırma yapmalarından gelir.

Bu bilgiyi hayata nasıl taşımalı?

Plasebo araştırmalarını gündelik yaşama taşırken benim çıkardığım ders, kendimizi zorla iyimser tutmak değil; tedavi sürecine bilinçli ve güvenli biçimde katılmaktır.

  • Tedaviyi anlayın. Hekiminize beklenen faydayı, bu faydanın ne zaman değerlendirileceğini ve hangi belirtilerde başvurmanız gerektiğini sorun.
  • Korkunuzu konuşun. Önceki kötü deneyimler ve yan etki kaygıları, görüşmenin dışında kalmasın.
  • Gerçekçi bir dil kurun. Kendinize kesin iyileşme sözü vermek yerine, “Uygun tedaviyi sürdürüyor ve gidişatı takip ediyorum” deyin.
  • Hissi ve ölçümü birlikte izleyin. İyi hissetmek değerlidir; gereken muayene, test ve kontroller de sürmelidir.
  • Tedaviyi kendi başınıza değiştirmeyin. Açık etiketli plasebo araştırmaları, reçeteli ilaçları boş kapsüllerle değiştirmek için izin değildir.

Benim için plasebo araştırmalarının en insani tarafı şudur: Bir insanın yanında nasıl durduğumuz önemlidir. Onu dinlemek, anlayabileceği bir dil kurmak ve umudunu gerçeğe dayandırmak, bakımın içindedir. İnsanı yalnızca tahlil sonucuna indirmek de bütün hastalığı düşüncesine yüklemek de onu eksik görmektir.

Umut, bilgiyle yan yana geldiğinde sağlamlaşır. Zihnin etkisini ciddiye almak, bilimin gösterdiği sınırları da ciddiye almaktır.

Dikkatin Gücü: Toplum ve Sinema Bizi Nasıl Etkiliyor?

Bu bir farkındalık ve bilgilendirme yazısıdır.

Bir film izlerken bulunduğunuz odayı unuttuğunuz oldu mu? Perdedeki karakterin yaşadıklarını sanki siz yaşıyormuşsunuz gibi hissettiğiniz, bir sahnede gözlerinizin dolduğu, başka bir sahnede bedeninizin gerildiği…

Oysa bir hikâye izlediğinizi biliyorsunuz. Buna rağmen duygularınız o hikâyeye katılıyor.

Bu deneyim, dikkatin belli bir noktada yoğunlaşmasının hayatımızdaki etkisini gösterir. Dikkatimiz bir görüntüye, sese, düşünceye veya duyguya yöneldiğinde çevremizdeki başka şeyler geri planda kalabilir. Günlük dilde buna bazen “transa girmek” deriz. Ancak bir filme dalmak, meditasyon yapmak ve hipnoz aynı şey değildir. Hipnozda odaklanmış dikkatin ve çevresel farkındalıktaki azalmanın yanında, telkinlere yanıt verme kapasitesi de tanımın bir parçasıdır. Amerikan Psikoloji Derneği

Dikkati kendi içine yöneltmek de bu çerçevede düşünülebilir. İnsan nefesine, bedenindeki duyumlara veya zihninde canlandırdığı bir sahneye odaklandığında dışarıdaki bazı uyaranları daha az fark edebilir. Fakat yalnızca içe yönelmek, herkesin mutlaka transa gireceği anlamına gelmez.

Asıl üzerinde durmaya değer soru şudur: Dikkatimizin bu özelliği, içinde yaşadığımız toplumsal ortamda nasıl kullanılıyor?

Sinema: Dikkatin ve Duygunun Birlikte Yönlendirilmesi

Sinema, bakışımızı ve duygularımızı yönlendiren bir sanattır. Kamera bir yüzü yakın plana aldığında o yüzdeki ifadeye odaklanırız. Kurgu, hangi olayı ne zaman öğreneceğimizi belirler. Müzik, aynı görüntüyü huzurlu, hüzünlü veya tehditkâr hissetmemize katkıda bulunabilir.

Bir gerilim sahnesini düşünün: Karanlık bir koridor, yavaşça açılan bir kapı, giderek belirginleşen ayak sesleri… Henüz ortada bir tehlike görünmese bile dikkatiniz kapının arkasında ne olduğuna kilitlenebilir. Sahne, beklentinizi adım adım kurar.

Film izleme üzerine yapılan bir araştırma, bazı filmlerin farklı izleyicilerde beyin etkinliğini belirli bölgelerde benzer zaman örüntülerine taşıyabildiğini göstermiştir. Bu bulgu, sinemanın izleyici deneyimini yapılandırma gücüne işaret eder; herkesin aynı düşünceye sahip olduğunu veya iradesinin yönetildiğini göstermez. Hasson ve arkadaşları, Neurocinematics

Sinema üzerine burada yaptığım yorum şu: Bir film yalnızca nereye bakacağımızı belirlemez; kimin hikâyesini yakından tanıyacağımızı da seçer. Bir karakterin korkularını, kayıplarını ve umutlarını öğrendikçe onun davranışlarını kendi bakış açısından anlamaya başlayabiliriz.

Bu, sanatın empati kurdurabilen gücüdür. Aynı anlatım gücü, belirli bir yaşam biçimini çekici göstermek veya bir topluluğu sürekli tehdit olarak sunmak için de kullanılabilir. Bu yüzden bir hikâyede gösterilenler kadar, kimin sesinin eksik kaldığı da önemlidir.

Hikâyeler Düşüncelerimize Nasıl Dokunur?

Bazı fikirler bize doğrudan söylendiğinde onları tartışırız. Aynı fikir, içine girdiğimiz bir hikâyenin parçası olduğunda ise önce bir karakterin deneyimi olarak karşımıza çıkar.

Psikolojide “anlatıya taşınma” olarak incelenen bu süreç, kişinin dikkatinin, hayal gücünün ve duygularının hikâyeye yoğunlaşmasını anlatır. Araştırmalar, hikâyeye kapılmanın tutum ve inançları etkileyebildiğini gösterir. Etkinin derecesi kişiye, hikâyeye ve bağlama göre değişir. Green ve Appel, Narrative Transportation

Bu açıdan bakıldığında bir reklamın küçük bir aile hikâyesi anlatması, bir kampanyanın kişisel bir deneyimle başlaması veya bir filmin bir düşünceyi sevdiğimiz karakter üzerinden dile getirmesi anlamlıdır. Hikâye, mesajın duygusal olarak karşılık bulabileceği bir bağlam oluşturur.

Toplumsal Hayatta Ortak Dikkat

Toplumsal hayatın pek çok alanında insanların dikkati aynı noktaya yönelir. Konserlerde, törenlerde, mitinglerde ve spor karşılaşmalarında ortak sesler, ritimler, simgeler ve tekrarlarla karşılaşırız.

Bütün bu deneyimleri “toplu hipnoz” diye adlandırmak doğru olmaz. Bunları ortak dikkat, duygusal katılım ve aidiyet açısından incelemek daha açıklayıcıdır. Aynı şarkıya eşlik etmek veya aynı anda tezahürat yapmak, insanların bir topluluğun parçası olduklarını hissettikleri bir deneyime dönüşebilir.

Bu ortak deneyimin anlamı, nasıl ve hangi amaçla kurulduğuna bağlıdır. Bir anma töreni ortak bir acıya alan açabilir. Bir konser insanları buluşturabilir. Bir propaganda anlatısı ise korkuyu, öfkeyi veya aidiyet arzusunu belirli bir görüşe destek sağlamak için kullanmaya çalışabilir.

Dolayısıyla “toplum insanları transa sokuyor” gibi tek bir açıklama yetersiz kalır. Daha somut sorular sormak gerekir: Dikkati kim yönlendiriyor? Hangi duygu öne çıkarılıyor? Hangi bilgi görünür, hangisi eksik? İzleyiciden ne yapması bekleniyor?

Etkilenirken Farkında Kalabilmek

Bir filmden etkilenmek, bir şarkıyla duygulanmak veya bir hikâyede kendini bulmak insan olmanın doğal parçalarıdır. Farkındalık, bu deneyimleri yaşarken onları inceleyebileceğimiz bir alan açar.

İzlediğimiz bir içerikten sonra kendimize şu soruları sorabiliriz:

  • Bende en güçlü hangi duygu oluştu?
  • Bu duyguyu hangi görüntüler, sözler ve sesler besledi?
  • Anlatılan hikâye beni hangi düşünceye yaklaştırıyor?
  • Farklı bir kişinin bakış açısından anlatılsaydı ne değişirdi?
  • Hissettiğim şey ile doğruluğunu bildiğim şey birbirine karışıyor mu?

Özellikle bir içerik bizi hemen satın almaya, paylaşmaya veya taraf tutmaya çağırıyorsa kısa bir ara vermek yararlı olabilir. Duygunun yoğunluğu azaldığında mesajı yeniden değerlendirebilir, iddiaları başka kaynaklarla karşılaştırabiliriz.

Dikkatimiz, dünyayla kurduğumuz ilişkinin önemli bir parçasıdır. Onu neyin çektiğini fark ettikçe, gördüklerimizi ve hissettiklerimizi daha bilinçli değerlendirme imkânı buluruz. Bir hikâyenin içinde yolculuk ederken, o hikâyenin bize dünyayı hangi pencereden gösterdiğini de görebiliriz.

Transı Oluşturan Durumlar – Sesler, Ritm ve Müzik

2) Sesler, Ritm ve Müzik

Sürekli belli bir tonu tekrarlayıp mantra okuyan (bir çeşit dua) Tibetli Budistleri hatırlamış olanlarınız vardır, bu bir trans durumu oluşturur ki bunu günlerce sürekli tekrarlamak insanı tam bir derin transa sokar. İstanbul’da bir Budist ile tanışmıştım hem ondan aldığım bilgiler hem de yine Budist ritüelleri ile ilgili okuduğum yazılardan biliyorum, günlerce sadece belirli bir mantrayı okudukları meditasyon türleri var. Ve bu insanda özellikle dikkatiniz belirli bir noktaya yöneltilmişse, örneğin şifa, zihni berraklaştırmak vs. çok etkili oluyor.

Peki biz de o mantrayı mı tekrarlamalıyız? Tabii ki hayır. Ama onların kullandığı özellikle bir arkadaşımdan öğrendiğim ama daha yapamadığım overtone dedikleri bir ses tekniğini kullanmak çok ama çok etkili oluyor. Arkadaşım bu konuda yıllardır çalışmış, öyle bir ses tonu var ki mutlaka dinlemenizi isterim, o overtone tekniği ile konuşmaya başlayınca zaten ben transa giriyorum.

overtone öğrenme http://www.youtube.com/watch?v=a940YFaRI50

Kiliselerde de Kullanılıyor

Önce kilisede çalınan müziğin ritmine değinelim. Dakikada 45-72 vuruşluk bir müzik, kalbin aynı süredeki vuruş ritmine yakındır ve bilimsel olarak kanıtlanmıştır ki, hipnotik bir etkiye sahiptir. Uyanıkken değişik bir bilinç düzeyi yaratabilir. Bilincin uyanıklık halini tanımlayan beta düzeyinin karşısında, kişinin beta düzeyine oranla hipnotik telkine en az 25 kat daha fazla açık halde olduğu bilinç durumunu simgeleyen alfa’ya geçişi sağlamakta kullanılır bu müzik. Dinsel duygular zaten, daha tapınağa girildiği andan itibaren farklı bir bilinç durumuna geçişe hazırlar kişileri. Üstelik, önceki dinsel törenlerde ulaşılan bilinç düzeyleri, bilinçaltında anımsanarak, post-hipnotik bir tepki yaratır. Törenin başlamasını bekleyen insanlar gözlendiğinde, pek çoğunun rahatlama, hatta kendinden geçme işaretleri verdiği, gözbebeklerinin büyüdüğü, oturdukları yerde sallanmaya başladıkları, müzik eşliğinde ellerini ileri geri hareket ettirmekte oldukları görülebilir.

Bu tepkilerin verilmeye başlanması, artık sahneye yardımcı papazın çıkması için gerekli uygun ortamın oluştuğunu gösterir. Oldukça hoş bir ses tonuyla başlar vaaz.

Voice Roll Tekniği

Rivayete göre çoğu iyi eğitimli hipnotizörler olan Amerikalı avukatlar tarafından da, jüri üyelerinin kafalarına girmek için yararlanılan Voice Roll, hipnotistlerin insanları transa geçirirken kullandıkları kalıplaşmış ayarlı bir üsluptur. Konuşmacının, neredeyse metronom vuruş hızında konuşması ya da her bir sözcüğü monoton ve kalıplaşmış biçimde vurguluyormuşçasına seslendirmesi anlamına gelir. Sözcükler, kullanılan müzikte olduğu gibi dakikada 45-60 vuruş oranında söylenir ve bu da hipnotik etkiyi arttırır.

Son Bir Örnek

Bugün kitap fuarındaydım ve bir konferansa katıldım. Konferansı veren şahıs hem oturduğu yerden anlatıyordu hem de sürekli aynı ses tonunu kullanıyordu. Yani oturarak dikkatin hep bir noktaya odaklanmasını sağladı, aynı ses tonuyla da insanları transa girmesini sağladı.

Sanırım bu deneyimi sizde yaşamışsınızdır.

3) Dikkati Kendi İçinde Yoğunlaştırma

Dikkatimiz Nereye Gidiyor? Toplum, Sinema ve Trans Etkisi

Bu bir farkındalık ve bilgilendirme yazısıdır.

Hiç bir film izlerken bulunduğunuz odayı unuttuğunuz oldu mu? Bir karakterin başına gelenleri kendi başınıza gelmiş gibi hissettiğiniz, sahnenin kurgu olduğunu bildiğiniz hâlde kalbinizin hızlandığı anlar…

Bir romanın içinde kaybolurken, sevdiğiniz bir müziği dinlerken ya da denizin hareketlerini seyrederken de benzer bir dalma hâli yaşayabilirsiniz. Dikkatiniz bir deneyimde yoğunlaşırken çevrenizdeki başka şeyler geri planda kalır.

Gündelik dilde bu deneyimlere bazen “trans” deriz. Ancak her yoğun odaklanmayı hipnozla eşitlemek doğru değildir. Hipnozun bilimsel tanımında odaklanmış dikkat ve çevresel farkındalığın azalmasının yanında, telkinlere yanıt verme kapasitesindeki artış da yer alır. Dolayısıyla bir filme kapılmak, tek başına hipnotize olduğumuz anlamına gelmez. Amerikan Psikoloji Derneği

Burada üzerinde durmak istediğim konu şu: Dikkatimiz nasıl yönlendiriliyor ve bu yönlendirme duygularımızı, olayları yorumlama biçimimizi nasıl etkileyebiliyor?

Sinema, bu soruyu anlamak için çok iyi bir örnektir.

Bir yönetmen bize yalnızca bir hikâye anlatmaz; neye, ne zaman ve hangi açıdan bakacağımızı da seçer. Kamera bir yüzü yakın plana aldığında o yüzdeki duyguyu izleriz. Karanlık bir koridoru uzun süre gösterdiğinde orada bir şey olmasını beklemeye başlarız. Bir kapının ardını göstermediğinde ise eksik olanı hayal gücümüzle tamamlarız.

Böylece film, dikkatimizi belirli bir alanda tutar. O sırada salonun duvarları, oturduğumuz koltuk ya da gün içinde yaşadığımız küçük meseleler önemini kaybedebilir.

Film izleyen kişiler üzerinde yapılan araştırmalarda, bazı beyin bölgelerindeki etkinliklerin izleyiciler arasında benzer zamanlarda değişebildiği görülmüştür. Bu bulgu, filmlerin ortak bir algısal deneyim oluşturabildiğini gösterir; herkesin aynı şeyi düşündüğü veya iradesini kaybettiği anlamına gelmez. Hasson ve arkadaşlarının araştırması

Görüntü kadar ses de bu deneyimin parçasıdır. Aynı yüzü hüzünlü bir müzik eşliğinde gördüğünüzü düşünün. Ardından aynı görüntüyü gerilim müziğiyle hayal edin. İlkinde bir kayıp hikâyesi ararken ikincisinde bir tehlikeden şüphelenebilirsiniz. Görüntü aynı kalsa da onu yorumladığınız duygusal çerçeve değişebilir.

Korku filmleri bu imkânı özellikle görünür kılar. Sessizlik, bekleyiş, belirsizlik ve ani sesler, dikkatimizi yaklaşabilecek bir tehlikeye yöneltir. Paranormal Activity gibi filmleri bu açıdan okumak mümkündür: Sıradan bir odanın görüntüsü, “Birazdan ne olacak?” beklentisiyle izlenince küçük bir hareket bile önem kazanır.

Bazen bizi korkutan, gördüğümüz şeyden çok görmeyi beklediğimiz şeydir.

Sinema bu yoğunlaşmayı yalnızca korkutmak için kullanmaz. Bir karakterin dünyasına yakından bakmamızı sağlayarak onunla duygusal bağ kurmamıza da yardımcı olur. Kendi hayatımızda hiç karşılaşmadığımız bir insanın acısını, yalnızlığını veya umudunu anlamaya yaklaşabiliriz. Dikkatin yönlendirilmesi, sanatın empati kurma imkânlarından biridir.

Aynı zamanda şu soruyu sormak da değerlidir: Hikâye kimin gözünden anlatılıyor? Kimin gerekçelerini duyuyor, kimin sesini hiç duymuyoruz?

Çünkü bir filmde olduğu gibi toplumsal hayatta da bize gösterilenler kadar, çerçevenin dışında kalanlar önem taşır.

Toplum tek bir yönetmen tarafından yönetilen bir film değildir. Yine de reklamlarda, siyasi konuşmalarda, haberlerde ve toplu etkinliklerde dikkati belirli bir noktada toplama çabasını görebiliriz.

Bir reklam, bir ürünü yalnızca özellikleriyle sunmak yerine onu huzurlu bir aile sofrasının, özgürlüğün ya da kabul görmenin içine yerleştirebilir. Böyle bir anlatıyı incelerken “Bu ürün hakkında ne öğrendim?” sorusunun yanına “Bu ürünle hangi duyguyu ilişkilendirmem isteniyor?” sorusunu da koyabiliriz.

Siyasi iletişimde ise tekrar edilen sloganlar, güçlü simgeler ve “biz” duygusunu öne çıkaran anlatılar dikkatimizi belirli bir yorum etrafında toplayabilir. Karmaşık bir meselenin tek bir korku, tek bir düşman ya da tek bir kurtuluş vaadi üzerinden sunulması, meselenin diğer yönlerini görmemizi zorlaştırabilir.

Ancak bir kalabalığın aynı anda coşması, alkışlaması veya aynı sözü tekrar etmesi, o insanların hipnozda olduğunu göstermez. Ortak heyecanı, aidiyet duygusunu ve sosyal etkileşimi de hesaba katmak gerekir. İnsan davranışını yalnızca “transa girdiler” diyerek açıklamak, anlamaya çalıştığımız gerçeği fazla basitleştirir.

Konserlerde, törenlerde ve tribünlerde de ritim, tekrar ve ortak hareket üzerinden güçlü bir birliktelik yaşanabilir. Bu deneyim insana sevinç, dayanışma ve anlam verebilir. Böyle anları değerlendirirken duygunun gücü kadar, kişinin soru sormasına ve farklı davranmasına ne kadar alan kaldığına da bakabiliriz.

Farkındalık, bütün bu deneyimlerden uzak durmak demek değildir. Bir filmden etkilenebilir, bir şarkıyla duygulanabilir, bir topluluğun parçası olmaktan mutluluk duyabiliriz. Bizi etkileyen anlatının nasıl kurulduğunu merak etmek, o deneyimi daha bilinçli yaşamamıza yardımcı olur.

Zaman zaman durup kendimize birkaç soru sorabiliriz:

  • Şu anda dikkatim neye yöneliyor?
  • Bende hangi duygu uyandırılıyor?
  • Bu anlatıda hangi bilgi veya bakış açısı eksik?
  • Hissettiğim duygudan hareketle hangi sonuca varıyorum?
  • Aynı konuyu başka bir kaynaktan görsem nasıl değerlendirirdim?

Bir filmin ardından sizi en çok etkileyen sahneyi düşünün. O sahnede müzik olmasaydı ne hissederdiniz? Kamera başka bir karakteri izleseydi kime hak verirdiniz? Haberlerde veya reklamlarda da benzer sorular sorabilirsiniz.

Dikkatimiz, dünyayla kurduğumuz ilişkinin önemli bir parçasıdır. Onu nereye verdiğimizi fark ettikçe, bir hikâyenin bizi hangi duygulara taşıdığını ve hangi düşüncelere davet ettiğini daha açık görebiliriz.

Bazen bu farkındalık, ekranın karşısında ya da bir kalabalığın içinde, kendimize sessizce sorduğumuz tek bir soruyla başlar: “Şu anda beni etkileyen şey ne?”