Somuncu Baba
Vakit, Osmanlı’nın ilk zamanlarıydı. Bursa, devletin kalbi, payitahtın nabzıydı. Anadolu’nun dört bir yanında yeni bir çağın nefesi hissedilirken, Kayseri’nin kadim topraklarında bir genç zuhur eder ki, zekâsıyla devrinin ufkunu zorlar. Adı Hamid’dir. Babasından aldığı o kutlu ilim mirasını, satır satır işleyerek büyütür. Şehir şehir dolaşır; rahle-i tedrisinden geçmediği hoca, suyunu içmediği çeşme kalmaz. Her durakta biraz daha derinleşir, her yolculukta biraz daha olgunlaşır.

Nihayet Hamid, ilmin zirvesine bir sancak gibi dikilir. Kelâmı kılıçtan keskin, mantığı mermerden sağlamdır. Dönemin en muteber kürsülerinde müderrislik hırkasını sırtına geçirir. Müderrisin bugünkü karşılığı profesör, yani zamanının üniversitesinin profesörüydü. Namı, rüzgârın değdiği her yere ulaşır; binlerce talebe, onun bir tek kelamını işitebilmek için Anadolu yollarını aşındırır. Onun ders verdiği yerler dolup taşar, adı ilim meclislerinde hürmetle anılır.
Lakin Hamid’in ruhu, bütün bu büyüklüğe rağmen dar bir gömleğin içinde gibidir. Akıl yoluyla Allah’ı bilmiştir; lakin kalbin o ıssız ve yakıcı çöllerine henüz adım atmamıştır. Bilmek yetmemektedir. İçinde daha derin bir arayış kıvranır. Artık sadece bilmek değil, “bulmak” ve dahi “olmak” istemektedir.

Tebriz’e Doğru: Şöhret Prangasından Kurtuluş
Bir seher vakti, ruhunun derinliklerinden yükselen o ilâhî davete icabet eder. Elindeki kalemi bırakır, başındaki müderris kavuğunu usulca bir kenara koyar. Zira bilir ki aşk, aklın sustuğu yerde başlar. İstikameti Doğu’nun incisi Tebriz’dir.

Hoca Erdebîlî’nin kapısına vardığında artık o meşhur “Allâme Hamid” değildir; kapının eşiğinde bir toprak, bir hiçtir. Yıllar boyunca nefsinin gururunu, kibrini, o büyük ilmini aşkın ateşinde eritir. Bir zamanların o kudretli müderrisi, şimdi dergâhın odunlarını taşıyan, mutfakta hamur yoğuran bir derviştir. Pişer, yanar ve kül olur. Ve o külden bambaşka bir hakikat doğar.

Bursa: Sırrın Somununda Saklanan Hakikat
Ve bir gün mürşidinin emriyle payitaht Bursa’ya vasıl olur. Lakin ne görkemli bir giriş vardır ne de tantanalı bir karşılama… O, şehre bir “hiç” olarak süzülür. Bursa’nın dar bir sokağında, iki göz odalı küçük bir fırında odun ateşinin başına geçer.

Artık o, Bursa halkının dilinde sadece “Somuncu Baba”dır. Sırtında eski bir hırka, heybesinde taze ekmekler… Kim bilebilirdi ki o fırına ekmek süren nasırlı eller, bir zamanlar en karmaşık meseleleri çözen parmaklardı? Kim sezebilirdi ki o mütevazı fırıncının göğsünde koca bir âlemin sırrı saklıydı?
O, hakikati unun beyazlığına, aşkı fırının ateşine gizlemiştir. Halk onu bir ekmekçi sanırken, o aslında her somunla bir ruhu doyurmakta, her “buyurun müminler” nidasıyla bir kalbi uyandırmaktadır.
Şöhretin afetinden kaçıp hiçliğin huzuruna sığınan bir sultan… İşte Somuncu Baba, bir ömür o fırının dumanı ardında kendi varlığını perdelemiş, aşkın en zarif hâlini bir somun ekmeğin sıcaklığına nakşetmiştir.
Bursa’ya gelişinin üzerinden aylar geçmiş, belki de yıllar akıp gitmişti. O, bu süre boyunca kimliğini gizleyerek fırının başında sade bir hayat sürdü. Hâlbuki ilmini bilseler, onu en meşhur medreselerin başına müderris olarak getirmek isterlerdi. Ama o bu yolu seçmedi. Sabahın ilk ışıklarıyla hamur yoğurdu, akşamın sessizliğinde odun ateşinin karşısında ekmek pişirdi.

Şehrin insanları onu sadece mütevazı bir ekmekçi olarak tanıdı; kimse onun ardında sakladığı ilmi, irfanı ve derinliği fark etmedi. Zamanla Bursa’nın sokakları onun ayak izlerine alıştı, çocuklar onun dağıttığı somunlarla büyüdü, fukaralar onun heybesinden çıkan ekmekle doydu. Yıllar geçtikçe o, kendini daha da geriye çekti; ismini değil, hizmetini bıraktı insanların kalbine.
Tam da böyle bir zamanda, kaderin düğümü çözülecek ve yıllardır saklanan o sır, Ulu Cami’nin açılışıyla birlikte gün yüzüne çıkacaktı.
Ulu Cami: Yirmi Kubbeli Bir Gönül Sarayı
Bursa, tarihinin en görkemli sabahlarından birine uyanmıştı. Sultan Bayezid’in bir şükran nişanesi olarak yükselttiği Ulu Cami, yirmi kubbesiyle semaya doğru açılan bir dua gibi yükseliyordu. Sanki her kubbe, ayrı bir niyetin, ayrı bir şükrün ifadesi gibi semaya açılıyordu. Şehir halkı bayramlıklarını giymiş, büyük bir heyecan ve merak içinde bu ulu mabedin ilk cuma namazına hazırlanıyordu.
İçeride o güne kadar benzeri görülmemiş bir ihtişam vardı. Sultanlar, emirler, âlimler ve dervişler yan yana saf tutmuş, herkes bu büyük açılışın manevî ağırlığını kalbinde hissediyordu. Bursa’nın kalbi o gün Ulu Cami’de atıyordu.

Lakin caminin dışında, tozlu yolların kıyısında bambaşka bir sahne yaşanıyordu. Somuncu Baba, her zamanki sükûnetiyle heybesine taze ekmeklerini doldurmuş, işçilere ve fukaraya ekmek dağıtıyordu.
Kimse o gün o mütevazı heybedeki ekmeklerin, birazdan minberde açılacak olan bambaşka bir sofranın; bir hakikat sofrasının habercisi olduğunu bilmiyordu.
Emir Sultan’ın İmzası ve Sırrın İfşası
Vakit gelip çattığında, Sultan Bayezid Han’ın manevî rehberi, Peygamber neslinin nuru Bursa’nın büyük evliyalarından Emir Sultan ağır adımlarla minbere yöneldi. Cemaat nefesini tutmuş, ondan dökülecek ilk kelamı bekliyordu. O an caminin içinde derin bir sessizlik vardı; sanki yirmi kubbenin altında zaman bile duraksamıştı.
Lakin Emir Sultan minberin basamaklarına geldiğinde birden durdu. Gözleri, kalabalığın en gerisine, bir direğin dibine sığınmış, kendini saklamaya çalışan o mütevazı yaşlı ekmekçiyi buldu. Bir anlık bakışta, herkesin göremediğini görmüş gibiydi.

Sesi, kubbelerde yankılanarak bütün camiyi doldurdu:
“Sultanım! Bu beldede zamanın Kutbu dururken, hutbe okumak bizim haddimiz değildir. Kutub, şu direğin dibindeki Somuncu Baba’dır!”
Bir anda binlerce baş aynı yöne döndü. Bakışlar, o güne kadar kimsenin dikkat etmediği o sade adamın üzerine kilitlendi. Somuncu Baba, “Ey Emir, ne yaptın? Sırrımızı ifşa ettin…” dercesine mahzun bir bakışla başını eğdi. Lakin artık hakikat açığa çıkmıştı; kaderin yazdığına kimse set çekemezdi.
İstemeyerek, o “hiçlik” makamından kalktı. Ağır adımlarla, saklanmayı tercih ettiği o gölgelerden çıkıp minberin basamaklarına doğru yürüdü. Her adım, onu yıllarca kaçtığı şöhretin o ateşten gömleğine biraz daha yaklaştırıyordu.

Fatiha’nın Yedi Rengi: Bir Kelam, Yedi Alem
Somuncu Baba minbere çıktı ve Fatiha suresini tefsir etmeye başladı. Fatiha suresinin tam 7 tefsirini anlattı.
Osmanlı’nın ilk şeyhülislâmı olan Molla Fenârî de oradaydı. Molla Fenârî, yalnızca bir medrese hocası değil; fıkıh, tefsir ve kelâm ilimlerinde devrinin en yüksek otoritesi kabul edilen, ilmiyle padişahların danıştığı büyük bir âlimdi. “Şeyhülislâm” unvanı, dinî meselelerde son sözü söyleyen, en yetkin ve en güvenilir ilim sahibine verilen yüce bir makamı ifade eder. Onun verdiği bir fetva, aldığı bir karar tüm Osmanlı’da kanun hükmünde kabul edilirdi. Fâtiha Suresi’nin yedi farklı seviyede yapılan tefsirini dinledikten sonra hayretini şu sözlerle dile getirir:
“Birinci tefsiri herkes anladı.
İkinci tefsiri âlimler anladı.
Üçüncü tefsiri ârifler anladı.
Dördüncü tefsiri veliler anladı.
Beşinci tefsiri ancak Hak âşıkları anladı.
Altıncı tefsiri melekler anladı.
Yedinci tefsiri ise ondan başka kimse anlayamadı.”
Sessiz Bir Hicret: Sır Gitti, Nur Kaldı
Yedi tefsiri tamamladıktan sonra Somuncu Baba ağır adımlarla minberden indi. Namaz bittiğinde Bursa’da artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. O ana kadar sadece “ekmekçi” diye bildikleri bu mütevazı adamın aslında nasıl bir ilim ve gönül deryası olduğunu fark eden halk, eline kapanabilmek için ona doğru akın etti. Herkes bir şey sormak, bir parça daha yakın olmak istiyordu. Lakin Somuncu Baba Melâmî meşrepti; şöhretten, övgüden ve kalabalıkların ilgisinden uzak durmayı seçmişti.

Tam o hengâmenin içinde bir garip hâl yaşandı. Cemaat o gün hayret içinde kaldı. Herkes, Somuncu Baba’nın Ulu Cami’nin başka bir kapısından çıktığını gördüğünü söylüyordu. Kimi onu doğu kapısında uğurladığını anlatıyor, kimi batı kapısında arkasından baktığını, kimi de kuzey kapısından ağır ağır yürüyüp gittiğine şahit olduğunu söylüyordu. Aynı anda üç ayrı kapıda birden görüldüğünü söyleyen bu kalabalığın sözleri, kısa sürede bir fısıltı gibi yayıldı. Bu hâl, onun Bursa’daki son kerameti olarak dilden dile dolaşacaktı.
O gün şehri sessizce terk etti ve bir daha geri dönmedi. Ardında ne bir iz, ne bir işaret bıraktı; sadece gönüllere düşen bir sızı ve tarif edilemeyen bir boşluk kaldı. Sanki tek bir bedenle değil, sırrıyla yürümüş; her kapıda ayrı bir vedâ, her kalpte ayrı bir hatıra bırakmıştı.
Sonra yine kendini gizleyerek, sıradan bir insan gibi Aksaray’a yerleşti ve ömrünün sonuna kadar da orada yaşadı.
Yetiştirdiği talebelerden biri olan Hacı Bayram-ı Veli, zamanla devrinin en büyük velilerinden biri oldu. Somuncu Baba’nın gönülden gönüle aktardığı o derin öğretiler, onun dili ve irşadıyla yayılıp uzak diyarlara kadar ulaştı.

Ve o günden sonra insanlar anladı ki; bazen en büyük hakikatler kürsülerde değil, bir somun ekmeğin sıcaklığında saklıdır.














