Bazı erkekler neden hiç büyüyemez? İşte nedeni!

Amerikalı psikanalist (Jung ekolünü benimseyen) Robert Moore, erkek psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Özellikle erkek kimliğinin gelişimi, olgun erkek arketipleri ve baba figürünün psikolojik etkileri üzerine uzun yıllar çalışmıştır. Moore’a göre bir erkek çocuğunun yetişkin kimliğini sağlıklı biçimde oluşturabilmesi için hayatındaki güçlü ve olgun erkek figürlerinden kabul, takdir ve rehberlik görmesi büyük önem taşır.
Bir erkek, çocukluk yıllarında babası ya da yerine koyduğu güçlü bir erkek figürü tarafından görülmemiş, onaylanmamış veya değerli hissettirilmemişse, bunun etkileri yetişkinlikte de devam eder.
Bu durum özellikle bazı koşullarda daha belirgin olabilir. Örneğin baba fiziksel olarak evde yoksa, uzun yıllar uzakta yaşamışsa, tamamen işine odaklanmış ve çocuğuyla duygusal bağ kuramamışsa ya da sürekli eleştiren, küçümseyen, hakaret eden ve sevgisini koşullu gösteren bir ebeveyn olmuşsa, erkek çocuğunun sağlıklı benlik gelişimi zorlaşabilir.
Elbette her çocuk aynı şekilde etkilenmez. Ancak çocuklukta yaşanan bu deneyimler, birçok erkekte ortak bazı psikolojik yaralar bırakabilir.
Daha ağır örneklerde ise fiziksel şiddet, tokat, dayak, sözlü saldırılar, aşağılanma, ihmal, sürekli kıyaslanma veya güveni zedeleyen davranışlar çocuğun yalnızca özgüvenini değil; yaşam enerjisini, cesaretini, merakını, üretkenliğini ve içindeki doğal coşkuyu da baskılayabilir.
Robert Moore, bu tür deneyimlerin erkek çocuğunun iç dünyasında derin bir utanç duygusu oluşturabileceğini söyler. Bu utanç çoğu zaman bilinçli değildir. Erkek bunu “Ben kötü biriyim.” diye düşünmez. Bunun yerine hayatını şu görünmez inanç yönetmeye başlar:
“Yeterince iyi değilim.”
Bu temel inanç yıllarca fark edilmeden yaşamı yönlendirebilir.
Şifalanmamış bu utanç, yetişkinlikte çoğu zaman iki farklı savunma biçimine dönüşür.
1. Sürekli Kendini Kanıtlama İhtiyacı
Bazı erkekler çocuklukta alamadıkları onayı, yetişkinlikte başarıyla kazanmaya çalışırlar.
Daha fazla para kazanırlar.
Daha güçlü görünmeye çalışırlar.
Her yarışta birinci olmak isterler.
En iyi arabaya, en iyi eve, en yüksek statüye ulaşmayı hedeflerler.
Başarı onlar için sadece başarı değildir; değerli olduklarını hissetmenin yoludur.
Dışarıdan bakıldığında son derece başarılı, karizmatik ve etkileyici görünebilirler. Fakat iç dünyalarında hâlâ çocuklukta duydukları o sessiz ihtiyaç vardır:
“Biri bana sonunda ‘Aferin’ desin.”
Bu nedenle elde edilen başarı hiçbir zaman yeterli gelmez. Bir hedef gerçekleştiğinde hemen yenisi ortaya çıkar. Çünkü doldurulmaya çalışılan şey başarı eksikliği değil, çocuklukta oluşmuş onay açlığıdır.
2. İçe Çekilme ve Kendinden Vazgeçme
Bazı erkekler ise tam tersine mücadeleyi bırakırlar.
Kendilerini değersiz görmeye başlarlar.
Hayattan geri çekilirler.
Risk almaktan kaçınırlar.
Potansiyellerini kullanamazlar.
Depresyona daha yatkın hâle gelebilirler.
Taşıdıkları utanç zamanla kimliklerinin bir parçasına dönüşür. Kendilerine güvenemez, ilişkiler kurmakta zorlanabilir ve yaşamdan keyif almakta güçlük çekebilirler.
Bu görünmez boşluğu susturmanın yollarından biri de bağımlılıklardır.
Alkol, uyuşturucu, kumar, pornografi, aşırı oyun oynama, sosyal medya ya da başka davranışsal bağımlılıklar çoğu zaman yalnızca haz arayışı değildir. Psikolojik açıdan bakıldığında bunlar, taşınması zor olan duygusal acıyı kısa süreliğine uyuşturma girişimleri olabilir.
Gerçek Güç Yarayı Gizlemek Değil, Onu İyileştirmektir
Robert Moore’un çalışmalarının en önemli mesajlarından biri şudur: Erkek olgunluğu yalnızca fiziksel güç, başarı veya statüyle ölçülmez. Gerçek olgunluk; kendi yaralarını fark edebilen, onları inkâr etmek yerine dönüştürebilen ve içindeki çocuğa şefkat gösterebilen erkekte ortaya çıkar.
Çocuklukta yaşananlar değiştirilemez. Ancak o deneyimlerin bugün hayatımızı nasıl yönettiğini fark etmek mümkündür.
İşte tam bu noktada DAT Sistemi (Durum–Anlam–Tepki Modeli) önemli bir bakış açısı sunar. DAT Sistemine göre yaşadığımız olaylar tek başına bugünkü duygularımızı ve davranışlarımızı belirlemez. Asıl belirleyici olan, o olaylara çocuklukta yüklediğimiz anlamdır. (DAT Sistemi hakkındaki ayrıntılı yazımı buradan okuyabilirsin.)
Örneğin bir çocuk, babasının sürekli eleştirilerini “Babam mükemmeliyetçiydi.” şeklinde değil, “Ben yetersizim.”, “Ben sevilmeye layık değilim.”, “Ne yaparsam yapayım yeterli olamam.” şeklinde yorumlayabilir. Çocuk zihni için bu anlamlar gerçeğin kendisi hâline gelir. Yıllar geçer, çocuk büyür; fakat o anlamlar bilinçaltında yaşamaya devam eder.
Sonra yetişkinlikte patronunun yaptığı küçük bir eleştiri, eşinin söylediği basit bir cümle ya da bir arkadaşının ilgisiz davranışı, aslında bugünü değil, yıllar önce oluşmuş o eski anlamı harekete geçirir. Kişi bugünkü olaya değil, geçmişten taşıdığı yaraya tepki verir.
DAT Sistemi tam da bu noktada şunu söyler: Durumu değiştiremeyebiliriz, fakat o duruma yüklediğimiz anlamı değiştirebiliriz. Çünkü anlam değiştiğinde, duygu değişir; duygu değiştiğinde ise davranış ve yaşam da değişmeye başlar.
Belki babanız sizi yeterince takdir etmedi. Bu geçmişin bir parçasıdır ve artık değiştirilemez. Ancak bugün o yaşananları “Demek ki değersizdim.” yerine, “Babamın kendi duygusal sınırlılıkları vardı ve bana veremediğini ben kendime verebilirim.” şeklinde yeniden anlamlandırabilirsiniz. İşte psikolojik dönüşümün başlangıcı da burada yatar.
Babam bana neden böyle davranmış olabilir?
1. Babam da sevgiyi hiç öğrenememiş olabilir.
2. Kendi travmalarını taşıyor olabilir.
Yaşadığı kayıplar, yoksulluk, savaş, aile içi şiddet veya çözülmemiş çocukluk yaraları onun davranışlarını şekillendirmiş olabilir. Size verdiği zarar, çoğu zaman kendi iyileşmemiş yaralarının sonucudur.
3. Duygularını ifade etmeyi bilmiyor olabilir.
Bazı erkekler sevgi göstermenin zayıflık olduğuna inanarak büyütülür.
4. Sürekli baskı ve stres altında yaşamış olabilir.
Ekonomik sıkıntılar, iş yükü, aile sorumlulukları veya hayatın ağır yükü onun sabrını azaltmış olabilir. Bu, davranışını açıklayabilir; fakat haklı çıkarmaz.
5. Size değil, kendi yetersizlik duygusuna tepki veriyor olabilir.
Bazı insanlar kendilerini başarısız hissettiklerinde bunu farkında olmadan en yakınlarına yansıtır. Sert eleştirileri aslında sizinle değil, kendi iç dünyasıyla ilgili olabilir.
6. Döneminin doğrusu bu olabilir.
Birçok baba, “Sert olursam güçlü yetişir.”, “Översem şımarır.”, “Erkek ağlamaz.” gibi inançlarla büyüdü. Bugün yanlış olduğunu bildiğimiz birçok davranışı, o dönem doğru bir eğitim yöntemi sanmış olabilir.
7. Sorun sizin değersiz olmanız değil, onun kapasitesinin sınırlı olması olabilir.
Belki de babanız size verebileceğinin en fazlasını verdi. Bu sizin ihtiyacınızı karşılamamış olabilir; fakat bu, sizin değersiz olduğunuz anlamına gelmez. Bir insanın sevme kapasitesi sınırlı olabilir. Eksik olan sizin değeriniz değil, onun verebildiği sevgiydi.
Bu nedenle çocukken yüklediğiniz “Ben yetersizim.” veya “Ben sevilmeye layık değilim.” anlamını; “Babam da kendi yaraları, korkuları ve sınırlılıkları olan bir insandı. Onun eksikleri benim değerimi belirlemez.” şeklinde değiştirdiğinizde, yalnızca düşünceleriniz değil, duygularınız da değişmeye başlar.
Affetmek
Ve son olarak, affetmek…
İyileşmenin en zor ama en özgürleştirici adımlarından biri affetmektir.
Affetmek, size yapılanları doğru bulmak değildir. Yaşananları unutmak, yok saymak ya da “Hiçbir şey olmamış gibi” davranmak da değildir.
Affetmek; geçmişin bugün üzerinizde kurduğu hâkimiyeti bırakmaktır.
Çünkü affetmediğiniz her olay, zihninizde yaşamaya devam eder. Siz büyürsünüz ama çocukluğunuzdaki o yaralı çocuk, her eleştiride, her reddedilişte ve her başarısızlıkta yeniden ortaya çıkar.
Affetmek, geçmişi değiştirmez.
Ama geçmişin sizi yönetmesine son verebilir.
Belki babanız size vermeniz gereken sevgiyi veremedi. Belki sizi yeterince görmedi, takdir etmedi ya da koruyamadı. Bunların hiçbiri geri alınamaz. Fakat bundan sonra yaşayacağınız hayatın yönünü belirlemek artık sizin elinizdedir.
Kendinize şu cümleleri söyleyebilirsiniz:
“Babamı, bana veremedikleriyle birlikte olduğu gibi kabul ediyor; geçmişin bugünümü yönetmesine izin vermiyorum.”
“Onun eksik sevgisini artık kendi değersizliğimin kanıtı olarak taşımayı bırakıyor, kendime hak ettiğim değeri vermeyi seçiyorum.”
Bir erkek, değerini başkalarının alkışından almaya ihtiyaç duymadığında, sürekli kendini kanıtlamak zorunda hissetmediğinde ve içindeki utançla cesaretle yüzleşebildiğinde, gerçek özgüven yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar.
Çünkü gerçek güç, herkese ne kadar güçlü olduğunu göstermek değildir.
Gerçek güç; çocukluğun sana yazdığı hikâyeyi yeniden yazabilmek, kendi değerini başkalarının davranışlarından bağımsız olarak görebilmek ve artık bunu hiç kimseye ispat etmek zorunda hissetmemektir.
İyi Beni Bulur
Bu konuyu daha ayrıntılı incelemek isterseniz, İyi Beni Bulur kitabımda Füsun’un erkek arkadaşı Ayhan karakteri üzerinden bu meseleyi kapsamlı bir şekilde ele alıyorum. Konuyu daha derinlemesine keşfetmek için kitaba göz atabilirsiniz.




























