Kalbin temizse hikayen mutlu biter!

Hipnoz Olmaya Değil, Üzerimizdeki Hipnozu Bozmaya İhtiyacımız Var

Ben hipnozdan bahsettiğimde, amacım insanların nasıl hipnoz edildiği değil, hipnozlarını nasıl bozacaklarıydı. Zaten farkında olmadan ne kadar çok telkinin etkisi altında yaşadığımızı göstermekti.

Burada hipnoz kelimesini, gözlerinizi kapatıp birinin söylediklerini uyguladığınız bir seans anlamında kullanmıyorum. Fark etmeden benimsediğimiz düşüncelerden, sorgulamadan kabul ettiğimiz yargılardan söz ediyorum.

Çünkü bazen insanın gözleri açıktır ama hayatını yöneten düşüncelerin nereden geldiğini görmez.

Bizim daha fazla hipnoz olmaya değil, üzerimizdeki hipnozu fark edip bozmaya ihtiyacımız var.

Medya mesajları arasında durup kendi düşüncelerini sorgulayan bir insan
Hangi düşünce bize ait, hangisi bize öğretilmiş?

Kendi sesimiz sandığımız sözler

Doğduğumuz andan itibaren bize hayatın nasıl bir yer olduğu anlatılır. Ailemizden, okuldan, arkadaşlarımızdan, televizyondan, sosyal medyadan binlerce mesaj alırız.

“İnsanlara güvenilmez.”
“Başarılı olmak için herkesten önde olmalısın.”
“El âlem ne der?”
“Bu yaştan sonra değişemezsin.”
“Sevilmek istiyorsan insanları memnun etmelisin.”

Bu sözler tekrarlandıkça tanıdık gelir. Tanıdık geldikçe de doğru olduklarını düşünmeye başlayabiliriz. Bir süre sonra bize söylenen cümleleri kendi içimizden duyarız.

Artık kimsenin “Yapamazsın” demesine gerek kalmaz. Yeni bir adım atacağımızda o sesi kendimiz üretiriz: “Ben yapamam.”

İşte burada durup sormak gerekir: Bu gerçekten benim düşüncem mi, yoksa yıllardır duyduğum bir cümlenin içimdeki yankısı mı?

Bize neye ihtiyacımız olduğu da öğretiliyor

Bir reklam yalnızca bir ürün göstermez. Bazen o ürünle birlikte nasıl bir insan olmamız gerektiğini de söyler.

Daha değerli görünmek için şu arabaya binmelisin. Daha güzel olmak için şu ürünü kullanmalısın. Mutlu bir hayatın varsa evin, bedenin, ilişkin böyle görünmeli.

Sosyal medyada başkalarının seçilmiş anlarına bakarken kendi hayatımızın tamamını onlarla karşılaştırırız. Birinin tatilini, diğerinin başarısını, bir başkasının ilişkisini görür; hepsini tek bir kusursuz hayatmış gibi yan yana koyarız.

Sonra kendi sıradan günümüze bakıp bir şeylerin eksik olduğunu düşünürüz.

Oysa birkaç dakika önce içtiğimiz çaydan, sohbet ettiğimiz dostumuzdan, evimizin sessizliğinden memnunduk. Ne değişti?

Bazen hayatımız değişmez; onu değerlendirdiğimiz ölçü değişir. Başkasının bize sunduğu ölçüyü fark etmeden kendi elimize alırız.

Bir etiket, insanın bütün hikâyesi değildir

Bir çocuğa sürekli “Sen beceriksizsin” dendiğini düşünün.

Çocuk bir bardak kırdığında bunu öğrenme sürecinin küçük bir kazası olarak görmek yerine, kendisi hakkında verilmiş hükmün kanıtı sayabilir: “İşte yine beceremedim.”

Yıllar sonra yetişkin olduğunda yeni bir işe başlamaktan çekinebilir. Daha denemeden geri durur. Çünkü karşısında yalnızca yeni bir iş yoktur; çocukluğundan beri taşıdığı bir etiket de vardır.

Oysa bir şeyi henüz yapamamak, beceriksiz olmak demek değildir. Hata yapmak, insanın kimliğini tarif etmez.

Benzer şekilde, ailesinde sık sık “Bizim ailede kimse kendi işini kuramaz” sözünü duyan biri, bir fikri olduğunda daha araştırmaya başlamadan vazgeçebilir. Elbette bir iş kurmanın gerçek güçlükleri vardır. Fakat bu güçlükleri değerlendirmekle, kendini baştan yetersiz ilan etmek aynı şey değildir.

Üzerimizdeki hipnozu bozmak, gerçek güçlüklerle bize öğretilmiş sınırları birbirinden ayırabilmektir.

Üzerine yapıştırılmış etiketlerden sıyrılan bir insan
Bir etiket, insanın bütün hikâyesi değildir.

Olumsuz bir cümlenin yerine olumlusunu koymak yeterli mi?

Bazen işe yarayan ilk adım, içimizdeki sert cümleyi değiştirmektir. Ama mesele kendimize durmadan “Her şey mükemmel” demek değildir.

“Hiç kimseye güvenilmez” düşüncesinden kurtulmak için “Herkese güvenebilirim” dememiz gerekmez. Şöyle diyebiliriz:

“İnsanları tanımak için kendime zaman verebilir, sınırlarımı koruyarak ilişki kurabilirim.”

“Ben hiçbir şeyi başaramam” yerine:

“Zorlandığım şeyler var. Öğrenebildiklerim ve daha önce başardıklarım da var.”

“Sevilmek için herkesi memnun etmeliyim” yerine:

“Birine hayır demem, sevgiyi hak etmediğim anlamına gelmez.”

Burada yaptığımız şey, bir sloganın yerine başka bir slogan koymak değildir. Kendimize daha adil, daha gerçekçi bir bakış kazandırmaktır.

Peki bu hipnoz nasıl bozulur?

Önce, içinizde tekrar eden cümleyi yakalayın. Özellikle sizi korkutan, küçülten veya hareketsiz bırakan bir düşünce geldiğinde hemen doğru kabul etmeyin.

Kendinize sorun:

Bu düşünceyi ilk nereden öğrendim?

Her durumda doğru mu, yoksa istisnaları var mı?

Bunu destekleyen somut bir deneyimim mi var, yoksa çok tekrarlandığı için mi inanıyorum?

Bu inanca bağlı kalmasaydım bugün neyi farklı yapardım?

Ardından küçük bir adım atın.

“Fikrimi söylersem insanlar beni dışlar” diye düşünüyorsanız, güvendiğiniz bir ortamda küçük bir konuda görüşünüzü paylaşın. “Yeni bir şey öğrenemem” diyorsanız, merak ettiğiniz bir konuya on dakika ayırın.

Bazı inançlar yalnızca düşünerek değil, farklı bir deneyime kendimize izin vererek de çözülür.

Perdeyi açarak gün doğumuna ve açık bir ufka bakan bir insan
Farkındalık, kendi seçimlerimize yer açar.

Ben neden “hipnoz bozucuyum” dedim?

Çünkü insanlara yeni bir kalıp vermekten çok, içinde yaşadıkları kalıpları fark ettirmek istedim.

Birinin size kim olduğunuzu, ne kadar değerli olduğunuzu, neyi yapıp yapamayacağınızı söylemesine o kadar alışmış olabilirsiniz ki kendi deneyiminize kulak vermeyi unutmuş olabilirsiniz.

Richard Bach’ın şu sözü, anlatmak istediğim meseleyi benim için çok güzel özetliyor:

“Ben psiko-somatik bir gezegenin hipnoza uğramış yurttaşıyım”

Richard Bach

Bu sözü, insanın yaşadığı dünyanın seslerini kendi gerçeği sanmasına dair bir hatırlatma olarak okuyorum. Hepimizin durup bakmaya ihtiyacı var: Hayatı kendi deneyimimizle mi görüyoruz, yoksa bize anlatılan hikâyelerin içinden mi?

Benim hipnozdan söz etmemin sebebi buydu: Dikkatimizi, farkında olmadan kabul ettiğimiz telkinlere çevirmek.

Elbette ailemizden, toplumdan veya medyadan öğrendiğimiz her şey yanlış değildir. Özgürleşmek, duyduğumuz her şeyin tersine inanmak da değildir. Duyduklarımızı tartabilmek, gerektiğinde yeniden düşünebilmek ve kendi seçimimizin sorumluluğunu alabilmektir.

Bu yüzden benim söylediklerimi de sorgulayın.

Çünkü ihtiyacımız olan, bir başkasının sesine daha fazla teslim olmak değil; hangi sesin etkisi altında yaşadığımızı fark etmektir.

Belki de başlangıç için tek bir soru yeterlidir:

“Kendim hakkında kesin doğru sandığım hangi düşünceyi, bugün yeniden gözden geçirebilirim?”