Evler büyüdü ama aileler küçüldü. Uzay yakın oldu ama komşu uzak. İletişim araçları çoğaldı ama yalnızlık da bir o kadar arttı.

Dünya nüfusu 8 milyarı aşmış durumda, şehirler büyüyor, kalabalıklar artıyor, iletişim araçları her geçen gün çoğalıyor. Fakat burada dikkat çekici bir çelişki var. İletişim imkanları tarihin gelişmiş seviyesindeyken, samimi iletişim de tarihin en gerisinde.

Dünya’da ve Türkiye’de Psikolojik Hastalıklar Arttı

Tıbbi imkanlar artmış, ilaçlara erişim kolaylaşmış olmasına rağmen insanlar kendilerini daha iyi hissetmiyor. Aksine, zihinsel ve duygusal yükler artıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre depresyon vakaları son 10 yılda dünya genelinde %18 oranında artmış. Bugün birçok rahatsızlığın kökeninde fiziksel değil, psikolojik süreçlerin yer alması tesadüf değil.

Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığının yayımladığı “Sağlık İstatistikleri Yıllığı 2020” raporuna göre 2009-2020 yılları arasında bin kişi başına düşen günlük antidepresan kullanım dozunun 29’dan 49’a çıkmış. (yaklaşık %70 artış)

Yaşadıkların değil, taşıdıkların yorar!

Bu noktada araştırmaların işaret ettiği önemli bir gerçek var. Yalnızlığın en yıkıcı sonuçlarından biri, insanın kendini ifade edememesi, biriktirdiklerini boşaltamaması. Çünkü ifade edilmeyen duygu ortadan kaybolmaz. Birikir. Biriken her duygu, zihinsel bir yük oluşturur. Bu yük zamanla ağırlaşır ve kişi, yaşadıklarından çok taşıdıklarıyla yorulmaya başlar.

Aslında insanı yoran şey, hayatın kendisi değil, hayatın içinde bastırılan, ertelenen ve ifade edilemeyen duygulardır.

İfade edilmeyen duygular kaybolmaz, aksine bedende tutulur

Bessel van der Kolk bu durumu açık bir şekilde ortaya koyar. Boston University School of Medicine bünyesinde yürüttüğü çalışmalar ve özellikle The Body Keeps the Score adlı eseri, duyguların sadece zihinde kalmadığını, bedensel bir karşılığı olduğunu gösterir. Ona göre ifade edilmeyen duygular kaybolmaz, aksine bedende tutulur.

Bu şu anlama gelir: Anlatılmayan bir üzüntü, zamanla içsel bir ağırlığa dönüşür. İfade edilmeyen öfke, bedende gerginlik olarak kendini gösterir. Bastırılan korku ise zihinsel olarak kaygıyı besler. Bu süreç devam ettikçe, kişi sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da etkilenmeye başlar.

Zaman içinde bu birikim; kronik yorgunluk, tükenmişlik, çeşitli fiziksel rahatsızlıklar ve psikolojik sorunlar şeklinde ortaya çıkabilir. Bu yüzden beden, çoğu zaman ifade edilemeyen duyguların dili hâline gelir. İnsan söyleyemediklerini, fark etmeden yaşamaya başlar.

Eskiden İnsanlar Konuşurdu ve Dinlerdi

Dinlemek deyince aklıma ilk gelen Atatürk’ün 1930 yılındaki Tokat ziyaretinde yaşlı bir vatandaşı dinlerken ki fotoğrafı geldi.

Birinin sizi gerçekten dinlemesi, hissedildiğini hissettirmesi sizi iyileştiriyor.

Birisinin sizi dinlemesi bu kadar önemli mi? Bilimsel Araştırma Sonuçları

Yapılan araştırmalar kişi (derdini anlattığında ve) gerçekten dinlenildiğini hissettiğinde iyileşiyor. (Elliott ve ark., 2018; Psychotherapy; PubMed)

Kişi yargılanmadığı ve empati ile dinlendiği ortamda huzur buluyor ve özsaygısı artıyor. (Itzchakov & Weinstein, 2021; Human Communication Research; University of Haifa)

Yakınları tarafından anlaşılan (dinlenen, konuşabilen, içini dökebilen) kişilerin kortizol seviyeleri daha sağlıklı oluyor.  (Slatcher, Selçuk & Ong, 2015; Psychological Science; PMC)

Eskiden her şey daha samimiydi

Eskiden hayat daha yavaştı, daha samimiydi, daha sıcaktı. İnsanlar birbirine bu kadar uzak değildi. Benim çocukluğumda komşuluk diye bir şey gerçekten vardı. Bütün komşularımızı tanırdık. Kapılar kolayca çalınır, “Bir kahve içmeye geldik” denir, kimse bunu garipsemezdi. Aileler birbirine gidip gelirdi. Erkekler bir köşede uzun uzun sohbet eder, kadınlar başka bir köşede hem dertleşir hem gülerdi. Çocuklar ise o evin içinde ya da sokağın başında kendi küçük dünyalarında oyunlar kurardı. Herkes birbirinin sesine, yüzüne, haline aşinaydı.

Mahallenin bakkalı bile sadece ekmek aldığımız, süt aldığımız biri değildi. O da mahallenin bir parçasıydı. Her uğradığımızda hal hatır sorardı. Kimin evinde ne dert var, kim hasta, kimin gönlü kırık, biraz bilirdi. Mahalleli de onun derdini bilirdi. Yani hayat sadece yaşanmazdı, paylaşılırdı. İnsanlar derdini anlatacak birini bulurdu. Daha da güzeli, onu gerçekten dinleyecek birini bulurdu. Bazen bir bardak çay, bazen kapı önünde edilen iki çift söz, bazen de içten bir “Sen iyi misin?” insanın içindeki yükü hafifletmeye yeterdi.

Şimdi dönüp bakınca insanın içi burkuluyor. Çünkü bugün o sıcaklığın, o içtenliğin, o doğal yakınlığın çoğu kayboldu. Sözde modernleştik ama biraz da yalnızlaştık. Eskiden insanlar birbirine kalbini açardı, şimdi çoğu zaman birbirine sadece kartvizit uzatıyor. Dostlukların yerini ağ kurmalar, samimiyetin yerini fayda hesapları aldı. İnsan insana artık çoğu zaman “Nasıl birisin?” diye değil, “Bana ne faydan olur?” diye bakıyor. Bu da insan ruhunu sessizce yoruyor.

Oysa insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey nasihat değil, anlaşılmaktır. Birinin gözünün içine bakarak seni gerçekten dinlemesi, seni yargılamadan yanında durmasıdır.

Şimdi elimizden kayan şeyin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Çünkü kaybettiğimiz sadece eski mahalleler değil; o mahallelerin içindeki sıcaklık, güven, aidiyet ve gönül yakınlığı. Ve galiba insanı en çok iyileştiren şey de tam olarak buydu: Bir yerde gerçekten tanınıyor, biliniyor ve hissediliyor olmak.

Gerçekten dertleşebildiğin biri var mı?

Geçtiğimiz hafta Ankara’daki imza gününde okurlardan biri yanıma geldi. Kendini geliştirmek için ne kadar çok çabaladığını anlattı. Kitaplar okuduğunu, videolar izlediğini, eğitimlere katıldığını söyledi. Belli ki elinden geleni yapıyordu. Ama bütün bunlara rağmen, iyi hissetme halini bir türlü kalıcı kılamadığını da ekledi. Sözlerini dinlerken, aslında ne kadar tanıdık bir yaraya dokunduğunu hissettim.

Nisan 2026 | Ankara

Ona sadece bir soru sordum: “Gerçekten dertleşebildiğin, seni yargılamadan dinleyen, seni anlamaya çalışan biri var mı?” Bir an durdu. Sonra çok kısa ama çok derin bir cevap verdi: “Yok.”

İşte insanın içini en çok burkan cevaplardan biri de bu galiba. Çünkü bazen mesele, daha fazla şey öğrenememek değil; insanın yükünü bırakacak bir omuz, içini açacak güvenli bir gönül bulamamasıdır. Bilgi elbette kıymetlidir. İnsanın zihnini açar, yolunu aydınlatır. Ama kalbin de kendine göre bir ihtiyacı vardır. İnsan sadece okuyarak, dinleyerek, öğrenerek iyileşmez. Bazen sadece anlatmaya, anlaşılmaya, içinde birikenleri usul usul dışarı bırakmaya ihtiyaç duyar.

Kamplarımız: Kan bağı değil, can bağı

Bana en çok gelen sorulardan biri şu oluyor: “Kamplarınızdan hiç haberimiz olmuyor, nerede duyuruyorsunuz?” Haklısınız. Kamplarımızı çoğu zaman Instagram hikâyemde duyurduğum anda, kısa sürede doluyor. Hatta bazı kamplarımız var ki, dört ay önceden doluyor. (Örneğin İtalya Toskana Kampımız) Bu yüzden birçok kişi duyuruyu göremeden kontenjan kapanmış oluyor.

Sonra bana şunu soruyorlar: “Ne yapıyorsunuz da bu kadar ilgi görüyor?” Aslında yaptığımız şey çok yeni bir şey değil. Tam tersine, insanın eskiden bildiği ama zamanla unuttuğu o sıcaklığı, o yakınlığı, o özü yeniden hatırlatıyoruz.

Aynı sofrada yemek yiyoruz. Ateş başında çember oluyor, sohbet ediyoruz. Ney dinliyoruz. Birlikte yürüyoruz. Bazen bol bol sohbet edip çok konuşuyoruz, bazen de hiç konuşmadan birbirimizin varlığını hissediyoruz.

Orada insanlar sadece bir etkinliğe katılmış olmuyor; bir yere ait olmanın, anlaşılmanın, aile gibi hissetmenin ne demek olduğunu yeniden hatırlıyor. Belki kan bağı yok ama can bağı kuruluyor.

Zaten insanı tekrar tekrar aynı yere çağıran şey de tam olarak bu oluyor. Kampımıza onuncu kez gelenler var. Çünkü orada paylaşılan şey sadece bilgi değil; sevgi, yakınlık, samimiyet ve gönülden bir bağ. O kamplarda tanışıp çok yakın arkadaş olan, hayatına güzel insanlar katan o kadar çok kişi var ki… Sık sık mesaj alıyorum: “En yakın arkadaşımı sizin kampınızda buldum” diyorlar. Bu cümleleri duymak, buna vesile olmak, benim kalbimde tarif etmesi zor bir mutluluk bırakıyor.

En büyük isteğim böyle dostlukların çoğalmasına daha çok vesile olmak. İnsanların derdini paylaşabileceği derttaşlar, gönlünü korkmadan açabileceği gönüldaşlar bulmasına alan açmak. Çünkü insan bazen bir cümleyle değil, bir sofrayla; bazen bir öğütle değil, bir yakınlıkla iyileşir. Ve inanıyorum ki, dünyayı hâlâ güzel tutan şey, birbirine kalpten bağlanan insanların varlığıdır.

Hayattaki en kıymetli şey!

Hayatta parayla alınamayacak en kıymetli şey, senin derdini kendi derdi gibi gören bir dosttur. Kan bağı değil can bağıdır önemli olan. Mutluluk herkesle paylaşılabilir ama acıyı paylaştığımız insanlar özeldir ve yüreğimize şifa gibi gelen insanlar vardır. İşte bu insanların yeri her zaman ayrıdır. Çünkü iyi dostluklar hesapsız kurulur. Beklenti yoktur. Çıkar yoktur. İhanet yoktur ve güven vardır. Dostluk unutulmayacak kadar güzel ve nadir insanlarla yaşanacak kadar özeldir. Bazen ihtiyacın olan tek şey en yakın arkadaşınla kahve içmektir. Bazen de dertleşmek. Ve en büyük servetin nedir bilir misin? Gülen bir arkadaş, iyi bir dost ve vücudundaki sıhhat. Dostlarınızın kıymetini bilin. Derdinizle dertlenen insanlara çıksın gittiğiniz bütün yollar…

Bir gün karşılaşmak dileğiyle, hoşça kal yol arkadaşım.